Şok Sonucu Ölüme Bir Örnek: İmparatoriçe Sisi ve Anarşistin Suikastı

Şok Sonucu Ölüme Bir Örnek: İmparatoriçe Sisi ve Anarşistin Suikastı, Göz Çukurunun(Orbita) Blow-Out Travması ve Kırığı,Keratokonus,Retinoblastom,Nistagmus,Tavuk Karası(Gece Körlüğü),Behçet Hastalığı,Uveit,Çocuklarda Gözyaşı Kanalı Tıkanıklığı,Çocuklarda Şaşılık,Göz Kuruluğu

Şok Sonucu Ölüme Bir Örnek: İmparatoriçe Sisi ve Anarşistin Suikastı

Prof. Dr. Kadircan KESKİNBORA

Bahçeşehir Ü. Tıp F. Öğretim Üyesi

 

            Şok, sadece başından ciddi bir olay geçen bir insanın içinde bulun­duğu psikolojik durum değildir. Tıp literatüründe, şok kelimesinden çok faklı bir şey anlaşılır. Kan dolaşımının kesintiye uğraması anlamına gelir. Her organ için sürekli kan akışı gerekli ve yaşamsaldır. Bunun için kan basıncına ihtiyaç vardır. Kan basıncının, organların çok uzun zaman ve çok az oksijen alacak kadar düşmesine ve bunun bütün feci sonuçlarına “şok” denir.

            Kan akışının durması her organı aynı hızla etkilemez. Kan dolaşımı durduğunda ilk önce beyin ve böbrekler görevlerini yerine getiremez olur. Bilinç azalır ve idrar üretimi durur. Bunu bağırsaklar, akciğerler, karaciğer ve kalp takip eder. Fazla uzun süren bir şok durumu, çoklu organ yetersizliğine (ÇOY) neden olur. Şokun mekanizmalarını anlamak için ilk olarak vücudumuzdaki atardamarların duvarlarında küçük kasların bulunduğunu bilmemiz gerekiyor. Bu küçük kaslar sayesinde kan damarlarımız açılıp daralabiliyorlar. Bunun tıptaki adı vazodilatasyon (damar genişlemesi) ve vazokonstrüksiyondur (damar büzülmesi). Bu sayede kan basıncı ayarlanır. Daha hızlı veya daha yavaş atarak veya daha güçlü kan pompalayarak kalbimiz de kan basıncını ayarlayabilmektedir.

            Kan basıncı üç temel birimden oluşur: kan damarları, kan ve kanı damarlara pompalayan kalp. Kan dolaşımının durmasına her üç birim de neden olabilir. Bu sebeple üç çeşit şoktan söz edebiliriz, ilk olarak, kan dolaşımının durması kalpten kaynaklanabilmektedir, örneğin kalp enfarktüsü, kalp kapakçığı yırtılması veya kalbin yaralanması gibi. Buna kardiyojenik, yani “kalbin yol açtığı” şok denir. İkinci olarak, vücudun su kaybetmesi veya kanamadan dolayı pompalanacak yeterli kanın olmaması kan dolaşımının durmasına sebep olabilir. Buna hipovolemik şok da denir, yani “yetersiz hacim” şoku. Her iki durumda da atardamarlar, refleks olarak kan basıncını artırmak için büzülürler (vazokonstrüksiyon). Bu, kan damarlarına giden sinirler sayesinde ve böbreküstü bezlerinden adrenalin salgılanmasıyla gerçekleşir. Üçüncü şok tipineyse tam tersi, damar genişlemesi neden olur. Zehirli maddeler damar duvarlarını felce ve hasara uğratır; bundan dolayı kan basıncı düşer, basınç ayarı devre dışı kalır ve dokulara sıvı sızar. Buna septik şok denir. Septik şoka yol açan zehirli maddeler, yanık, gangren veya kan zehirlenmesinde olduğu gibi genelde bakterilerden veya ölü do­kulardan gelir. Ameliyatta kan kaybından (hipovolemik), kalbin fazla yüklenmesi (kardiyojenik) nedenleri de şoka neden olabilir.

Şimdi anlatacağımız öykü, güzel ve özel bir kadının feci bir şekilde son bulan ilginç şok deneyimini anlatmaktadır.

Bavyera dükünün kızı, İmparator I. Franz Joseph’in karısı, Avusturya imparatoriçesi Elisabeth, Avrupa’nın en çok konuşulan kadınlarından biriydi. Hem Avusturya hem de Macaristan kraliçesi olarak taç giyen Elisabeth, aristokrasinin kurallarına karşı çıkmasıyla bilinirdi. Özgürlük taraftarı oluşu, Macaristan’a karşı beslediği sevgiyle dikkat çekerdi.

            Eylemci katil, Luigi Luccheni’di. 10 Eylül 1898 sabahı, planladığı gibi, çabuk ve kararlı bir şekilde küçük, üçgen törpüyü sonuna kadar kadının göğsüne ittiğinden muhtemelen emindi. Ancak, 60 yaşındaki kraliçe ayağa kalkarak şapkasını takıp yürümeye devam edince içine bir şüphe düşmüş olmalıydı. 25 yaşındaki anarşist, artan bir şaşkınlıkla suikastının sonucunu gözlemlemişti. Fakat, iki polis görevlisi tarafından cinayetten tutuklandığında rahat bir nefes almıştı. Anlaşılan başarmıştı.

            Gerekçesi sorulduğunda İtalyan sanık, kraliyet ailesinden herhangi birini öldürmek istediğini beyan edecekti. Kurbanı, olaydan birkaç gün önce paparazziler tarafından Cenevre Gölü’ne bakan Hotel Beau Rivage’da görülmüştü ve Luigi bunu gazetede okumuştu. Kadın, her açıdan o zamanın Leydi Diana’sıydı; sade bir prenses iken önemli bir ülkenin yakışıklı prensiyle masalsı bir evlilik yapmıştı. 1854’te, 16 yaşındayken 23 yaşındaki imparator Franz Joseph’le evliliğiyle bir anda Rusya’dan Milano’ya, Polonya’dan Türkiye’ye uzanan güçlü Habsburg İmparatorluğu’nun imparatoriçesi olmuştu.

            Güzeller güzeli Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth’in popülerliği, 1955 yılında göste­rime giren ve güzel aktris Romy Schneider tarafından canlandırılan Sisi filmleri sayesinde tavan yapacaktı. Ancak Sisi, filmde ima edilenin aksine daha az masalsı bir hayat yaşamıştı. Elisabeth’in, şimdi “anoreksiya nervoza” diye adlandırabileceğimiz psişik yeme bozukluğu vardı. Kadın, gençlik yıllarında 46 kiloydu. Ayrıca “ince bel ölçüsü”ne uymak için dar bir korse giyerdi. Bel çevresi 50 santimetre bile yoktu ve bu 16 santimetrelik bir çap anlamına geliyordu. 10 Eylül 1898 günü Montrö gemisine gitmek için Cenevre’deki otelini terk ettiğinde de dar korsesi vardı üzerinde.

            O gün kendisine eşlik eden nedimesi kontes Irma Sztaray von Sztâra und Nagy-Mihaly, daha sonra polise imparatoriçe hazretlerinin rıhtımda yürürken birden bir adam tarafından saldırıya uğradığına ve hemen yere yıkıldığına dair ifade vermişti. Ancak imparatoriçe hemen ayağa kalkmış, hiçbir şeyi olmadığını söylemiş ve gemiyi kaçırmamak için yürümeye devam etmişti. Gemide yüzü beyazlaşıp bayılmış, çok geçmeden tekrar kendine gelmiş ve ne olduğunu sormuştu. Gemi, açıklarda seyrediyordu ve kaptana geriye dönmesi söylenmişti. Nedime, rahatlaması için imparatoriçenin korsesini gevşetmiş, bunun üzerine imparatoriçe tekrar kendinden geçmişti. Kontes o an ölmekte olan kraliçenin iç gömleğinin üzerinde “Gümüş Florin” büyüklüğünde bir kan lekesi fark etmişti. Gemi rıhtıma yanaşmış ve o an muhtemelen ölmüş olan Elisabeth, tayfalar tarafından iki kürekten oluşturulan derme-çatma bir sedyeyle otele taşınmıştı. Otelde, Elisabeth’in kolundaki atardamarlardan birini açan bir doktor tarafından ölümü tespit edil­mişti. Damarında kan yoktu. Saat 14.10’du.

            Otopside, soldan dördüncü kaburga kemiği hizasında, akciğerini ve kalbinin tamamını delen 8,5 santimetre derinliğinde bir bıçak yarası ve iç kanama tespit edilmişti. Kalbinde böyle ciddi bir yaralanması olan birinin Montrö gemisini kaçırmaması nasıl mümkündü?

͙ ͙ ͙ ͙

Vücudumuz, büyük sorunlara geçici çözümler bulmak için değişik kontrol ve rezerv sistemlerine sahiptir. Altmış yaşındaki Elisabeth’in delinmiş kalple bu kadar uzun bir süre hayatta kalmış olması ilk ola­rak iyi bir genel kondisyona sahip olduğunu gösterir. Sisi gerçekten de sağlıklı bir kadındı. Aşırı kilosu yoktu, dağlarda büyümüştü, hiç sigara içmemiş ve hayatı boyunca ata binmişti. İyi kondisyonu, suikasttan sonra vücudundaki bütün organlar ve sistemlerin iyi çalışmaya devam etmesini açıklar niteliktedir.

            Doğal olarak, olay Elisabeth’i korkutmuştu. Ayrıca gemiyi kaçırmak istemiyordu. Bu heyecan hali, sinir sisteminin belli bir kısmını, ortosempatik sinir sistemi denilen ve bir kadın vücudunu anında alarma geçiren bölümünü uyarır. Kalp atışları sıklaşır, kaslara daha çok kan pompalanır ve kana böbreküstü böbrek üstü hormonu salgılanır. Bu hormonun adı harfiyen, Latincedeki ad (üst) ve ren (böbrek) kelimelerinden gelmektedir. Bahsedilen adrenalin hormonudur ve Elisabeth’in kanında yüksek dozda bulunmakta ve ulaştığı her yerde ortosempatik sinir sisteminin etkilerini güçlendirmekteydi. Bütün bu gelişmeleri Elizabeth’e gemiye binecek kadar enerji vermiş olmalıydı.

            Sisi, ancak gemide kendinden geçer. Sebebi şoktur, başka bir de­yişle kan basıncının devre dışı kalmasıdır. Düşük kan basıncından ilk etkilenen organ, en fazla oksijene ve besine ihtiyacı olan beyindir. Bayılması, yani bilincini yitirmesi bundandır ve şokun ilk belirtisi de budur. Her ne kadar kan basıncı düşmesinin, kalbin kan kaybıyla, yani hipovolemik şoktan kaynaklanan kan kaybıyla birlikte başlamış olması ihtimali bulunsa da muhtemel değildir. Delinmiş bir kalbin neden ol­duğu bir iç kanama o derece şiddetli olurdu ki Elisabeth’in yüz metre bile yürümesi mümkün değildir. Kan kaybı başka bir etken tarafından engellenmiş ve şok başka bir şekilde oluşmuş olmalıdır.

            Sisi’de, “kardiyak tamponad” gelişmişti. “Tamponad”, itmek veya baskı yapmak anlamına gelmektedir Kardiyak tamponadda, kalpteki yaradan sızan kan, kalp kası ile kalbi çevreleyen kese (perikardiyum) arasındaki boşluğu doldurur. Perikardium fazla elastik değildir. Luigi’nin törpüsü çok ince olduğundan perikardiyumdaki delik genişlemez. Kan bu yüz­den kolay kolay kaçamaz. Bu şekilde kan kaybı ilk başlarda sınırlı kalsa da kan toplanmasından dolayı perikardiyum kalp üzerinde aşırı basınç yapar. Böylece çok az miktarda bir kan kaybı dahi kalbin fonksiyonu üzerinde feci sonuçlara yol açabilir. Elisabeth’in ilk aşamada yaşadığı şok aşırı kan kaybından değil, kalp sıkışmasından kaynaklanmış olmalıydı. Sıkışmış bir kalp yeterli miktarda kan pompalayamayacağından ilk aşamada büyük olasılıkla kardiyojenik şok meydana gelmiştir.

            Kalp fonksiyonunun azalması sonucu kan basıncı düşer ve düşük kan basıncı vücudun birkaç noktasında gözlemlenir. Boynun her iki tarafındaki beyne giden büyük atardamarlarda bir çeşit kan basıncı sensörü (duyarga) bulunmaktadır. Burada kan basıncı anında ölçülüp beyin sapına bildirilir. Beyin sapından ortosempatik sinir sistemi uyarılır. Uyarılan sinir sistemi, kan basıncını yükseltmek için vücudun bütün bölgelerindeki kan damarlarını daraltır. Düşük kan basıncı böbreklere de etki eder. Böbrekler, sıvı rezervinin vücutta tutulmasını sağlar ve kendisine sorma imkânımız bulunsaydı Elisabeth herhalde çok fazla  susadığını söyleyecekti.

            Nedime, Sisinin sapsarı kesildiğini anlatmıştı. Tenimizdeki pembe renk, kan dolaşımından kaynaklanır. Yüz pembeliğinin kaybolmasın aşırı kan kaybından dolayı ortaya çıkan kansızlık neden olabilir. Ancak kan damarlarının büzülmesi de deriye kan akışını düşürebiliyor. Bayılan imparatoriçenin sapsarı rengi kardiyojenik şokla paralellik göstermektedir. Sinir sisteminin uyarılmasıyla ortaya çıkan kan damarı büzülmesi mekanizmasından da korkudan sapsarı kesilebilir bir insan. Muhtemelen nedime de tıpkı Elisabeth gibi sapsarı kesilmişti,

            Kardiyak tamponadda kalp fonksiyonu iki kat düşer. Kalp, kanla dolan ve kasılarak kan pompalayan, içi boş bir kastan oluşmaktadır. Kardiyak tamponadda kalp kası, kanı pompalayabilir ancak kalp dış- zarındaki baskıdan dolayı yeterince doldurulamaz. Bir sonraki kalp atışında pompalanacak kan Miktarında düşme olur. Ancak başka bir şey de devreye girer. Kalp kasının gücü, büyük ölçüde optimum bir kan ^eviyesiyle alakalıdır. Dolayısıyla kardiyak tamponadda kalp yalnızca daha az kan pompalamaz, aynı zamanda daha az güçlü pompalat. Bundan dolayı Elisabeth gemide bayılır. Buna rağmen kısa bir süre sonra nedimesinin kollarında tekrar kendine gelir. Bu, bayılınca aldığı yatay pozisyondan kaynaklanmıştır. Böylece bacaklar ve karından kalbe kan akışı güçlenir. Zira artık yukarı doğru ve yer çekimine karşı akmasına gerek kalmamıştır. Bu şekilde hanımefen­dinin yatay hali kalbin kanla dolmasını kolaylaştırmış ve kalp yeniden, daha çok ve özellikle daha kuvvetli bir şekilde kan pompalayabilmiştir.

            Aradan dakikalar geçer. Bu zaman zarfında büyük miktarda kanın kalp dış zarındaki küçük delikten göğüs boşluğuna sızması olasıdır. Zira bu, otopsi sonrası da tespit edilmiştir. Peki, nasıl oluyor da Sisi hâlâ ölmüyor ve nedimesiyle konuşabiliyordu?

͙ ͙ ͙

            Söz konusu tıbbi muammanın cevabı muhtemelen korsede yatmakta­dır. Sıkı korsenin karın ve kalçayı sıkıştırması üst vücudunda normalden daha fazla kanın bulunmasına neden olmuştur. Nedimenin korseyi gevşetmesiyle birlikte kan rezervi bir anda yok olur ve kan tekrar bütün vücuduna yayılır. Böylece kalp çevresinde nispeten daha az kan kalır.

            Korsenin açılmasından sonra kalbin doluluğunda tekrar bir azalma olur. Vücudun artık acil durum planı kalmamıştır. Kan damarları zaten maksimum ölçüde büzülmüşler ve kalp atışı azami seviyeye ulaşmıştır; yaşından yola çıkarsak kalbi muhtemelen dakikada 160 atıyordu. Şoktan dolayı kalbin kendisi yeterince oksijen almamışsa bunu son bir felaket takip etmiş olabilir. Problem, ilk önce kalp ka­sının elektrik akımı tarafından hissedilir. Normalde bu akım, kalbin düzenli ve koordineli bir şekilde atmasını ve optimum seviyede kan pompalamasını sağlar. Oksijen yetersizliğinden dolayı ölümcül bir iletim bozukluğu oluşabilmektedir. Kalp çarpmaya başlar ancak bu, kalbin randımansız ve kaotik bir şekilde kasılmasından başka bir şey değildir. Kadın ölür.

            Elisabeth, gemi yerine hastaneye yetiştirilmiş olsaydı bile, ameliyat etmeye cesaret edilip edilmeyeceği kesin değildi. Viyana da bu alanda uzun yıllar söz sahibi olmuş, dünyaca ünlü profesör Theodor Billroth öleli dört yıl olmuştu ancak sözleri cerrahide uzun bir zaman altın standart olarak görülüyordu. Kalp ameliyatı konusunda kararlıydı. Söz konusu profesör azmanı, hiçbir inandırıcı bir gerekçesi olmadan cerrahi dünyasını şöyle tehdit etmişti: “Kalbi ameliyat etmeyi deneyen cerrahlar, artık meslektaşlarından saygı görmeyi umamaz.” Ancak Billroth’un ölümünden iki yıl sonra bir cerrah, Ludwig Rehn, ilk kez bir kesik yarasını dikme cesaretini göstermiştir. Rehn’in, kalbine kılıç darbesi alan hastası ameliyattan sağ çıkmış olsa da kalp cerrahisi alanındı gelişimi korkusuzca sürdürmek uzun yıllar alacaktı.

            Cerrahideki yeni branşta yaşanacak baş döndürücü gelişmeler saye­sinde Elisabeth şu an yaşıyor olsaydı kalbindeki bıçak yarasından sağ kurtulma şansına sahip olabilirdi. Suikasta uğradığı Quai du Mont- Blanc ile şimdiki Hôpitaux Universitaires de Genève arası 2,5 kilometre. Bir ambülansla on dakika içinde hastaneye ulaşılabilir. Ancak iyi bir sonuç için etraftaki kişilerin rıhtımda veya iskelede ilk şok tedavisinde bulunmaları şartıyla. Korse açıldığında Sisi bayılır bayılmaz nedimenin hemen kalp masajına başlanması gerekirdi. Göğüs kemiğinin ritmik bir hareketle inip kalkmasını sağlamak, göğüs kafesini büyük bir pompa haline getirir, böylece imparatoriçenin kan basıncı aynı seviyede tutu­labilirdi. Kalp masajı, çok yorucu bir uygulamadır. Nedimenin sapsarı yüzü kısa sürede kıpkırmızı olurdu. Bu yüzden nöbeti devralacak başka insanların olması ve ambülans gelene kadar masaja devam etmeleri gerekecekti. Ambülans personeli hemen bir solunum tüpü yerleştirir ve bir damarına serum takardı, çünkü kan damarlarına litrelerce sıvı vermek en etkili şok tedavisidir. Kalbe, fıbrilasyona uğradığında normal kalp ritmine dönmesini sağlamak için bir defıbrilatörle elektrik şoku verilebilirdi. Serum yoluyla adrenalin, nefes tüpüyle de oksijen verilir ve kadın hastaneye nakle hazırlanırdı. O sırada hastanede bir ameliyat ekibi oluşturulur ve ameliyat odasında bir kardiyopulmoner bypass cihazı hazırlanırdı. Ameliyat masasına yatırıldığında cihaz borularını bağlamak için göğüs kemiği dikey biçimde testereyle kesilir; cihazın, kalbin pompalama ve ciğerlerin nefes alma görevini devralması sağla­nırdı. Cerrahlar, kalp çarpıntılarını durdurmak ve soğutmak için göğüs kafesine buzlu su dökerlerdi ve ameliyat başlardı. Ancak bütün bunlar 1898’de düşünülemezdi bile.

            Sisi, anarşizm içinde tuhaf bir felsefe olan “eylemli propagandacı”nın kurbanı olmuştu. Böylece seçkin bir gruba dahil olmuştu; 1881-1913 arası Rusya çarı II. Aleksandr, İtalya Kralı I. Umberto, Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot, Yunanistan Cumhurbaşkanı William McKinley de bireysel anarşistlerce öldürülmüşlerdi.

Luigi Luccheni ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış ve 1910’da koğuşunda intihar etmişti. Beyni, bilimde kullanılmak üzere saklanmıştır. Ancak 2000 yılında bu kötü adamın beyninde araştırılacak bir şeyin olma­dığına karar verilmiş, Beethoven ve Billroth’un da yattıkları Wiener Zentralfriedhof’ta defnedilmiştir.

Gelenek gereği, diğer Habsburg imparatorluk ve krallık üyeleri gibi Sisi’nin bedeni de Viyana’daki Kapuzinergruft mezarlığına defnedilmiştir. Ancak eşinin ailesinde olduğu gibi iç organları Stephansdom kriptasında, bıçak yaralı kalbi ise gümüş bir kupada Augustinerkirche kilisesine konulmuştur. Yine de Hamburg’daki Sisi Müzesinde Luigi’nin törpüsünü görmek müm­kündür. Delikli elbise ise Budapeşte’deki Milli Müze’de bulunmaktadır, korsesiz olarak.

 

            SİSİ SENDROMU 

            Kapitalizmin çirkin yüzü, sağlığı da sömürüyor. Daha fazla ilaç satmak isteyen ilaç şirketleri, tedavi gerektirmeyen, önemsiz şikayetleri ciddi hastalık gibi göstermekten çekinmiyor.

            İlaç firmalarının bu amaçlar için kullandıkları hastalıkların başında da ruhsal ve nörolojik olanlar geliyor. Özellikle de erkeklerde sertleşme problemleri, kadınlarda cinsel isteksizlikler gibi ‘seksüel fonksiyon bozuklukları’ ilaç firmalarının gözdesi olan hastalıklar. 

            İlk defa 1998 yılında Smith Kline Beecham ilaç firmasının tam sayfa reklamıyla adı duyulan “Sisi Sendromu” bu uydurma hastalıklardan biri. Depresyonun özel bir türü olduğu iddiasıyla gündeme getirilen bu yeni hastalığa, Sisi Sendromu ismi verilerek adeta bir ‘asalet’ de katılmaya çalışılmış. Çünkü Sisi, Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth’in kısa ismi, yoksa bizim ‘transseksüel Sisi’miz değil. İmparatoriçe Sisi, halk arasında çok sevilen, çok sayılan bir kişi. 
Adı depresyon olan ‘sevimsiz’ bir hastalık yerine, çok sevilen, soylu bir kraliçenin adını taşıyan hastalığına yakalanmayı kim istemez ki? Hatta, yazılanlar doğru ise, bu hastalığa önce Prenses Diana’nın ismi verilmek istenmiş, ama vazgeçmişler. Allah bizi korumuş, çünkü aksi takdirde bugün dünyada belki de birkaç yüz milyon insan Prenses Diana Sendromu’na tutulmuş olacaktı. 
Birçok psikiyatr, böyle bir hastalığın varlığını kabul etmese de, hastalık özellikle Almanya’ da o kadar çok tanınmış ve benimsenmiş ki, firmadan sebeplenen doktorlar bugün 3 milyon Alman’da Sisi Sendromu olduğunu ileri sürüyorlar. Buna karşılık dünyanın Almanca konuşulmayan ülkelerinde ise Sisi Sendromu çok görülmüyor. Zaten, bir Alman soylusunun hastalığının diğer ırklarda görülmesini kimse de beklemiyor. Sisi sendromu için o reklamı veren firmanın çıkardığı, uzun süre kullanılması gereken pahalı bir ilacın olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. 

Kaynaklar:

1) van de Laar A. Bıçak Altında: 28 Ameliyatta Cerrahi Tarihi. Çev. Gürer E. İstanbul, Koç Üniversitesi Yayınları, 2016:54-61.

2) http://insanvesanat.com/haber-bahtsiz-guzel-457.html  erişim: 2.2.2018

3) http://blog.milliyet.com.tr/imparatorlar-da-aglar-/Blog/?BlogNo=152083 erişim: 3.2.2018

4) http://www.haber7.com/saglik/haber/167534-ilac-firmalari-hastalik-uyduruyor erişim:3.4.2018